DÜŞ TUTANAKLARI

05 Eylül 2007

~ Sıfır Noktası - 0 ~

Artık geri saymadığım noktaya geldim. Hep küçümsediğim kan, ter ve gözyaşı klişesini bu kadar derinden hissetmek tuhaf.

O uyuyor. Benimse erkenden kalkıp yüzylın son çeyreğini cesetten temiz bir şekilde kurtulanın hazzıyla düşünmek gibi önemli bir işim vardı. Şey... pek temiz olmayabilir, ama yine de başardım değil mi? Artık sabaha karşı şikayetler, çığlıklar ya da kırılma sesleriyle uyandırılmayacağımı göz önünde bulundurursak, evet, biraz kör bir bıçakla acemice parçalanmış olmasının hiç de önemi yok şu an durduğum noktada. Düşünsenize, evin için pijamayla bile dolaşabilirim artık!

Kocaman bir "sıfır"ın üzerinde ağırlıksız duruyorum şimdi. Bürokrasinin ilk kez lehime çalışması sonucu, ben aşkımı ilan ederken, bildiğiniz Morpheia'nın adı ve soyadı da nüfus kayıtlarından tamamen silindi. Ölüm listelerinde bile olmaması onun hiç var olmadığını gösteriyor. Böylece kendi adımı yazdım. İzim bulunamaz artık, yeni belgeler hazırlandı bulunmamam için.

Bu sabah uyandığımda kollarımdaki tırnak izlerinin büyük bir hızla kapandığını gördüm. Bir süre sonra kendim bile hatırlamayacağım beni yıllarca geri çeken pençeleri. Doğarken aileni seçememek, kendi aileni kurup yirmi beşinden sonra mutlu bir çocukluk yaşamaya engel değil. Acımasızca mı geldi? Şunu dinle: Kaynayan tencereden bir mısır alıp keyifle yiyebilirim bile!

Sana gelince esrarengiz okuyucu; seni kaybettiğimi biliyorum. Sadakat beklenecek bir varlık olmadığını ve şu anda beni duymadığını. Ama başkalarının geleceğini de biliyorum, bunun güzel olduğunu da. Yine de en iyi bildiğim, İstanbul'da, genç ağaçların selamladığı bu yokuştaki dairenin penceresinden bakarken, sonunda evime döndüğümü hissettiğim... ki içinde bulunduğum rahatlıktan geriye bakınca düşünüyorum da, sonsuzluğun içinde uzun bir ayrılık sayılmaz aslında.

Şimdi izninle, mutfağa gidip bir pasta yapmaya niyetliyim. İstersem aşkımı bile katabilirim içine...

Posted by Morpheia :: 9:17 AM :: 7 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

27 Mayıs 2007

~ Limon Çiçekleri - 102 ~


- Günler birer birer dökülüyor.
Biz uçurumun kıyısından kopmuş bir kaya parçası kadar hızla düşüyoruz.
Saymaya devam! -



Küçük kız ağlamaktan şişmiş gözleriyle odaya girdi ve boy aynasında kendini incelemeye başladı. Altı yaşında bir çocuğun “Çizemiyorum! Beceremiyorum işte!” diye krizlere girip resim defterini parçalaması herkes tarafından şımarıklık olarak görülse de o kendisi hakkındaki gerçeği biliyordu.

Ağlarken hep aynaya koşup yüzüne bakardı. Çok büyük ve anlaşılmaz bir doğa olayını izlemek gibi geliyordu bu ona. “Dünyanın en iyi oyuncusu benim.” diye düşünmüştü bir keresinde, “Çünkü çok mutsuz olduğum halde mutluymuşum gibi davranabiliyorum.” Bu cümleyi beğenmiş, bir yere yazıp saklamak gerektiğine karar vermişti. Ama tabii esas konu bu değildi.

Sorulabilecek her sorunun yanıtını bildiğinizi ama bunu ne söyleyebildiğinizi ne de yazabildiğinizi düşünün. Küçük kız işte aynen böyle hissediyordu. Fırfırlı çoraplarından, kafasına taktıkları o acayip kurdeleden ve bir çocuk olmanın getirdiği o sürekli gamsız görünme zorunluluğundan deli gibi nefret ediyordu. Hiç de çocuk olmadığını, dahası şu sıradan, ölümlü yetişkinlerden de çok daha üstün olduğunu kalbinde o kadar kesin olarak biliyordu ki “Ah tekrar çocukluğuma dönebilsem” zırvaları onu çileden çıkarıyor, üstelik öfkesi bile ciddiye alınmıyordu. İşte şu basit resmi bile istediği gibi çizememişti; bedeni ruhuna itaat edebilecek kadar gelişmediğinden başaramamış, güneşi batıdan doğurabilecek güçteyken başaramamanın saçmalığı ona her zamanki gibi acı vermişti. Evrendeki tüm dünyalar o henüz beceriksiz parmaklarının ucundayken, güdük bir kız çocuğu bedenine sıkışıp kalmış halde gününün gelmesini beklemek delirticiydi.

Aynaya yaklaştı. Artık kurumakta olan gözlerinden son bir damlayı başını sallayarak yanağına kaydırdı ve ışığın yansımasını izledi. Turuncu-kırmızı saçlarının damlayı nasıl boyadığını fark ettiği için kendisiyle gurur duydu. Bundan da sıkıldı bir süre sonra. İki duvarın birleştiği köşelerden birine bakakaldı. Ona önlüklü elbiseler giydirmelerinin bir sonucu olsa gerek, tavşan deliklerinin varlığından haberdardı. İşte şimdi de bunlardan birine bakıyordu: karanlık, sonu belirsiz bir geçiş noktası. İstese hemen oraya dalıp kaybolabilir, gerçekten “kendisi” olabileceği bir dünyaya çıkabilirdi. Ya-pa-bi-lir-di... Sadece yapmıyordu. Gereksiz bir hareket olurdu bu ve emin olduğu bir şey vardı ki o da bulunduğu bu cehenneme bir şeyleri anlamlı kılmak için gönderildiğiydi. O kadar önemli bir yaratıktı ki herhangi bir yerdeki varlığı tesadüf olamazdı.

Annesi kapının aralığından içeri uzandı:
“Toparlan artık. Çıkıyoruz!”

Annesiyle gitmek istemiyordu. Okula da gitmek istemiyordu. Karanlık çökmeden eve girmek, yabancılardan sakınmak da istemiyordu. Ama işte istemediği o kadar çok şeyi yapıyordu ki artık zembereğinin kırılmasından korkmaya başlamıştı.

Annesi içeriden yine seslendi. Gitmesi gerekiyordu.

Günler’i saymaya karar verdi o an. Belirlediği gün gelene kadar geri sayacak, böylece zamanın akışını biraz olsun kolaylaştırmaya çalışacaktı. Aklından -kim bilir ne kadar zamanlık- bir rakam tuttu. Yaşamı bir an önce atlatılması gereken bir süreç olarak görmek başkalarını ürkütebilirdi; onu değil. Ne de olsa daha bin yılları vardı önünde yaşayacak.

Kendini hayal dünyasında böylesine kaybetmiş, sıradan olma düşüncesinden bu kadar dehşete kapılan küçük kız, duvardaki takvime ilk çizgiyi böyle attı. Aklınca esaretine ilk çentiği böyle kazımış oldu.

Memnun oldu yaptığından, gülümsedi. Pencerenin yanına gitti sonra, “Daha güzel bir gün olmalı.” diye düşündü.

Elini uzatmasıyla bahçedeki tüm limon ağaçları çiçek açtı.

Kimse görmedi.

Posted by Morpheia :: 12:24 AM :: 1 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

08 Ocak 2007

~ Immortel - 240 ~

...I wish I was made
rebuilt-up and fake
I wish I could lie
and never could fail...*



Kendi kusmuğunda boğularak uyandı. Gözlerini açtığında her yer bulanıktı ve tek bildiği öksürmenin normal dışı bir acı verdiğiydi. Kalkmak için çırpınmaktan vazgeçip sadece başını yana çevirerek ağzındakileri boşaltmaya çalıştı. Bunun ardından biraz daha rahat nefes almaya başladı. Görüşü de yavaş yavaş açılıyordu. Henüz kol ve bacaklarına hükmedebileceğinden emin değildi. Şimdi paramparça olmuş cam tavanı rahatlıkla seçebiliyordu. Ayılırken yaşanan o bir anlık geçmişsizlik yok oldu, zihni açıldı, hatırladı.

"Bebeği orada bıraktım. Bebeğimi gömdüm."

Sol elinin parmaklarını oynattı. Biraz içi rahatladı, beyni bedenini hâlâ kontrol edebiliyordu. Eklemleri nerdeyse gıcırdayarak çalışırken elini yüzüne götürüp kan ve pisliği silmeye çalıştı. Kendine geldikçe nerede olduğunun farkına vardı.

"Hâlâ buradayım!!"

Kalkmak için bir hamle daha yaptığında kendisini yerde tutan şeyin sadece yaraları ve güçsüzlüğü olmadığını anladı. Tavanı parçalayarak içeri düşerken kırılmış kalın ve büyük cam parçalarından biri davetsizce karnına gömülmüştü; ardından da döşemeye...
Cam parçasını çıkarmaya çalışmadan önce biraz daha kendine gelip güç toplaması gerektiğini anladı.

"Sevgilimin uykusu ağırdır. Eğer o uyurken yataktan kalkabilir ve bileklerimi kestikten sonra sessizce yatağa süzülebilirsem, hiç fark ettirmeden kollarında ölebileceğimi planlamıştım. Muhtemelen gözlerini bile açmadan dönüp yine bana sarılacak ama kendi kendine uyanana kadar hiçbir şey hissetmeyecekti. Sonra ona bunu yapmanın ne kadar kalleşçe olduğunu düşündüm. Uyandığında yatakta kanı boşalmış soğuk bir cesede sarıldığını görmek... insan bunu en nefret ettiği düşmanına bile yapmazdı.

Yoksa yapar mıydı?..."


Bedenini dinlemeye başladı. Kaburgalarından biri kırılmış olmalıydı, nefes almak acı vericiydi. Tüm vücudunu soğuk ve yapışkan bir ter tabakasının kapladığını fark etti. Cildi o kadar hassaslaşmıştı ki o anda giysileri milyonlarca iğne gibi batıyordu.

"Mavi bir odada, bir kadının olabileceği en savunmasız pozisyonda yatar ve ışığın parlaklığından gözlerim yanarken bayılmamak için direndim. Savaşmıyordum o anda. Sadece dalıp gitmeden söylemek istediğim bir şey vardı:
Geri dönmek istemiyorum!"

Bacaklarını oynatmaya çalıştı. Kaslarının sızlamasına rağmen iş görecek gibiydiler. Yalnız sağ ayak bileğinden emin değildi. İstediği biçimde hareket edeceğinden şüphe duymasına sebep olacak kadar acıyordu.

"Karanlık basamaklardan iniyordum, bebeğim kucağımdaydı. Asla doymayacak bir merakla inceledim onu ve hayrete düştüm. Ben hep kız olduğunu düşünmüştüm, ama bu küçük bir oğlandı. Oyalanamazdım. Daha da ilerlemeliydim. yerin kat kat altındaki bu derinliğe bir kez gelen hiç kimseyi geri bırakmayacaklarına dair o efsanenin umuduna sarıldım. Ama çok ağırdı meleğim. Kanatları altından olmalıydı ki artık taşıyamaz hale gelmiştim. Bir an için dinlenmek istedim. Yeminler etmiştim sadece bir an olacağına. Ama onu yere bıraktığım anda adil olamayacak kadar güçlü bir el saçlarımdan tuttu beni. Sonra da savurup gerisin geri buraya attı. Daha önce binlerce kez olduğu gibi beni tekrar yeryüzüne fırlattı."

Terli avuçlarını üzerine silip cam parçasına parmaklarının tüm gücüyle yapıştı. Dirsekleriyle yerden güç alması gerekecekti. Ellerinin kesilmesine aldırmadan camı karnından söktükten sonra soluk soluğa bir yanına yuvarlanıverdi.

"Yine buradayım. Hep olduğu ve olacağı gibi. Bu saydam çatının üzerinde iğrenç, dev bir gözün beni izlemekte oluşunu hiçbir zaman kabullenemeyeceğim. Her hareketim görülüp değerlendirilecek. Yağmur damlaları yine üstüme yağacak ama bana dokunamayacaklar. Asla bitmeyecek. Çünkü karşı koyabilmek için yeterince güçlü ve cesur değilim. Çünkü başaramıyorum. Çünkü..."

İradesini yerden kalkacak kadar topladığında topallamasına hiç şaşmadı. Köşedeki aynaya doğru sürüklendi. Aynadaki aksine bakarken karnındaki yaradan ışık sızdığını fark etti. Kanlı dişleriyle kıkırdayıp elini sırtının gerisinden salladı, ışığın sönüp tekrar parlamasıyla onu öksürüklere boğan bir kahkaha attı.

"...ö-le-mi-yo-rum!"

Aksayarak kapıya yürürken hâlâ gülümsüyordu. “Acı çekme!” bir emir cümlesi olamazdı. Olsa olsa “Acı çektiğini belli etme...” denebilirdi. “...herkes senden büyük acılar çekip senden çok daha iyi direnirken!”

Kapıyı ardından kapatırken şu can sıkıcı deliği biraz fondötenle halledebileceğine karar verdi.

----





...a new dream is born
the new freaks have come*


*Immortel/Ad Vitam OST – Beautiful Days

Posted by Morpheia :: 12:18 AM :: 2 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

07 Eylül 2006

~ Yirmi Beş - 363 ~


Yaş yirmi beş... yolun neresi eder?

On sekizlik bir çıtırken, çooook uzaklardaki yirmi beş yaşımı düşünerek yazdığım kısa bir öykü, kahramanın bu cümlesiyle açılıyordu. O zaman çizdiğim karamsar tablo bile yok elimde şimdi; sadece iki sonbahar çocuğuna dair, tam bir yıl sonra gerçekleşmezse elimde patlayıp ortalığı kan ve beyin parçalarına bulayacak bir hayalim var.

Tam şu an pencerenizi açıp Ay’a bakın. Her yıl yeni hayalleri gömen doğum günümün şerefine, Ay’ı tutuyorum bu gece.

Baş parmağım iğneleniyor. Hain yirmi beş yaşım bu yana geliyor.

Posted by Morpheia :: 10:07 PM :: 8 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

05 Eylül 2006

~ İyi ki Doğdun ~

Sondan 365. günün senin doğum gününe denk geldiğinin farkında değildim. Kaba bir hesap yapıp, tüm ayrıntıları halletmemiz için iki ay koymuştum üstüne. Ama biliyorsun; böyle şeyler olur, bana her gün oluyor.

Eğer tam bir yıl sonra bugün;
ben diken üstünde telefonun çalmasını beklemeden, sen de kimseye hiçbir şey borçlu hissetmeden, huzurlu bir doğum günü kahvaltısı edebilirsek:

yıldızların gökyüzünde boş boş oturmadığına inanacağım.

İyi ki doğdun.
İyi ki sabah oldu(n).

Posted by Morpheia :: 8:37 AM :: 2 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

30 Ağustos 2006

~ Ağustos'ta Sonbahar - 371 ~

“Müdür Bey’in toplantısı var. Siz akşamüstü arayın belki gelir.”

Müdürüne bir sekreterine iki saydırarak binayı terk ederken hiç de sinirli değildim. Çünkü biliyordum ki hiçbir müdüre işiniz düştüğünde toplantılardan fırsat bulup da zamanında halledemezdiniz. Ha öyle müdür müdür müdür? O başka bir yazının konusu.

Konak’ın ortasındaydım ve katletmem gereken birkaç saat vardı. Sorulur mu? Tabii ki Kızlarağası’na gidecektim. Hemen her zaman yönümü bana danışmadan belirleyen ayaklarım beni başka nereye götürebilirdi ki?

“Şööyle köpüklü bir sabah kahvesi içelim bre!!” coşkusuyla (-ki neyine coşuyorsun, gayet boktan bir sabah ve sen de stajı naylon yapmadığın için gayet salaksın.) girdim hana.

Boncuklar, tütsüler, kaftanlar... Dopdolu her yer, turistlere fahiş fiyata kakalanmak için Çin’den ucuza getirilmiş lambalar, takılar, yastıklarla... İçinde bulunduğu ülkenin kültürüyle hiçbir alakası olmadığı halde “otantik” göründüğü bahanesiyle ortaya yığılmış bir sürü ıvır zıvır. Tüm bunların ortasında başı dönerek yürüyen bir kadın: “Sahteliğini bile seviyorum ulan senin!”

Hayır, Acı Kahve’nin balkonuna çıkmayacağım. Yukarısı sıcak günlerde sevgiliyi beklemek için koyu gölgeli ve serin olabilir, ama sabah kahvesi için en güzeli aşağı avlu.

Mümkün olan en insansız yere yerleşip kahvemi söyledim, sigaramı yaktım. Hımm, hava bugün o kadar da bunaltıcı...

Bir tuhaflık var...

(Diğerlerinin göremediği biri size hemen omzunuzdan fısıldayarak seslendiğinde toplum içindeyseniz ve bu durumda irkilerek arkanıza bakmamak için iradenizi kullanabiliyorsanız dünyama hoş gelmişsinizdir.)

“Yok canım, sadece İstanbul’a yağmur yağıyor olmalı. Sıkıntısı da bize vurur işte böyle.” (kahveden irice bir yudum)

Morpheia! Yanlış giden bir şeyler var!

“Sadece koku hafızası. O kadar çok koku var ki burada birbiriyle çatışan. Tütsüler, aromalı mumlar, kavrulmuş kahve, işlenmiş deri, çay buharı, baharatlar... (ah baharatlar!) her biri farklı bir anıyı aynı anda çağırdığı için tuhaf bir duyguya kapıldım o kadar. Gayet bilimsel, gayet mantıklı.”

IŞIK YANLIŞ!!!!

Tereddütlerim koruyor zihnimi. Tereddüt ettim:

“Belki ışık biraz şey...”

Yapma... tanıyorsun bu ışığı!

Az önce çok keyif aldığım kahvem elimde, yüzümdeki gülümseme sabitken söndü gözlerimdeki ışık. Gökyüzündeki ışığın gittiği yere gitti.

“Bu gerçek bir gün değil, değil mi?”

Kameranın görüş açısındaki çarpıklıktan anlamalıydım aslında. Boşuna bir çaba olsa da tarif etmeye çalışacağım, hani gerçek mekanda çekilen bir sahneyle stüdyoda çekilmiş bir sahne arasındaki farkı her türlü teknolojiye rağmen yine de sezersiniz ya, işte o sırada dünyayı aydınlatan birkaç cılız spottan başka bir şey değildi. Daha önce de olmuştu, tekrar olmasına bir engel yoktu. Böyle zamanlarda dünya bir film seti kadar “yapay”, ben hiçbir yerde hiçbir anda olurum. Zamanda küçük bir kayma, gerçeklikte ufacık bir çatlak. Dünya kasırgalarını kuyruğuna takmış hızla dönerken kimsenin fark etmediği küçücük bir duraksama. Kalbime batan ve kimsenin umursamadığı dev bir bıçak. Önemsiz.

İnsan içindeydim. Fincanı düşürüp kırmadan yerine bırakabilmeliydim.dikkatimi topladım, tabaktan (fincandan?) gelen belli belirsiz çarpma sesini duyana kadar yavaş hareket ettim. Ve gözlerimi masadan alabildiğimde oturduğumdan beri karşımdaki tezgahta, tam göz hizamda duran bir cisme baktığımı fark ettim.

“Bu benim kırılan aynam değil, sadece bir benzeri. Pirinç çerçevesi barok işlemeli... Tıpa tıp benziyor ama buradaki “antikacılar” her ellerine geçeni vitrine koyduğundan bu sadece basit bir kopya.”

Dünyada bir tek sende olduğunu düşünecek kadar aptal değilsin herhalde? Hayır. Çocukluğumun “özel döküm 60 ytl” etiketiyle satışa çıkarılmış hali değil bu. Sadece bir ayna. Beni bile göstermiyor. Sadece bir ayna.

Aynaya kilitlenmiş, dinlediğim müzikten habersizken, ufacık bir çipte belli belirsiz bir elektrik akımı, seçimi ona bırakmış olmamdan cesaret alıp, tam o anda kulaklıklardan kafamın içine akıttı en duymamam gereken şarkılardan birini:

i have often told you stories...

Dudağımı ısırdım.

...about the way

“Bu kadarı fazla...”
demeye kalmadan aynaya/aynama dokunup fiyatını soran kadını nereden tanıdığım sorusu takıldı aklıma. Kadının yüzüne dik dik bakarken aramızdan hızla mor giysili başka bir kadın geçti... ki onu hemen hatırladım: liseden bir arkadaşım, sınıfın en sessiz kızıydı. Benden bile sessiz olan tek kişi. Şimdi son derece güvenli, koskoca bir kadına dönüşmüş olduğunu hayretle fark ederken zihnimde açılan bu çekmece başka birini daha açtı: Aynaya bakan kadın, hayatımın en berbat gecelerinden birinde orada olanlardan biriydi. Sadece birkaç günlüğüne girmişti hayatıma, ama “o gece” orada olduğu için hep hatırlanmıştı.

Nefesim tıkandı. Hayatımda hiç de önemli bir rolü olmayan bu insanlar, çoktan unuttuğum bu ayna, yıllardır canımı acıtmasına izin vermediğim bu şarkı... Hepsi başka bir kapıyı açıyordu. Bir an sonra işaretlere gerek yoktu. Açılan kapıların rüzgarı bile yeterliydi artık bir diğerini parçalamaya.

İşte bu şekilde fark ettim ne giymiş olduğumu. Bununla beni “boş bir tual kadar beyaz” olarak tanımlayanın kim olduğunu böylece hatırladım. Bunu söylerken bir yandan hamile sevgilisinin elini tuttuğunu bilecek kadar berrak bir şekilde...

Ve bu şekilde fark ettim o an tam olarak hangi masada oturduğumu. Kış ortasında yağmurlu bir gün, vücudum tüm enerjisini beni değil içimdeki bir başka hayatı ısıtmak için kullanırken, soğuktan titreyerek ve saatlerce, gelmeyecek o aynı adamı, işte tam da bu masada beklediğimi böylece hatırladım. Kendi kendime “çünkü yaşam ölmez” diye mırıldanır ve tüm gücümle buna inanmaya çalışırken, yağmur damlalarının basamaklara çarparak çıkardığı her çıtırtıyı tek tek sayabilecek kadar net bir biçimde hatırladım.

Ve hatırladım ki aynı adamdı tüm bunlardan yıllar önce, arkada Soldier of Fortune uğuldarken başı öne eğik, ellerine bakarak dudakları kıpırdayan. Aynı adamdı kimsenin görmediğini düşündüğü bir anda, gerçek bir insan gibi herhangi bir duyguyu hissedebileceğini ele veren o tek somut işareti hızlı ve belirsiz bir hareketle ortadan kaldıran.

Ve hatırladım ki ben aynı kadın değildim o zamanlar. Hepimiz eski şarkıları seven, ne kadar inkar etsek de gelecek dolu çocuklarken; benim henüz doğmamış bir çocuğun üzerine toprak atacak kadar düşmemiş olduğumu hatırladım. O kadının artık çoktan ölmüş olduğunu, ondan önce pek çoğunun, sonra diğerlerinin, sonra bir diğerinin daha, her seferinde, bu kez kusursuz ve lekesiz, bu kez yarasız, bu kez tam ve normal olmak üzere nasıl da yok olup geride bırakıldığını hatırladım. O güne kadar kaç ölü’me tanık olduğumu, sessizce yitip gidenleri, çığlık çığlığa direnenleri, gözler önünde intihar edenleri hatırladım.

Engellenemez bir dalga gözbebeklerimin ardında uğuldayarak yükseldi ve karşısına çıkan her şeyi önüne katarak darmadağın etti. Her koku, her ses, her görüntü; hepsi... O an yanımda olup gözlerimin içine yakından bakabilseydiniz tüm bunları mikroskobik boyutlarda bir film gibi –ve tabii ki baş aşağı bir görüntü olarak- izleyebilirdiniz.

Hatırladım.

İlk anım: meyve bahçesini ilk görüşüm, ağaçlar, ilkokula başladığım gün, babam, dizlerimi parçalayıp nasıl yürüyemez hale geldiğim, perdenin korkunç desenleri, karabasanlarım,anneminçığlığıhastanebahçesigelinduvaklarıkalemleriminkokusuküçükkertenkelem
likörkadehlerifareölüsünarkozparisgüzelisaçlarımbüyümeağrılarıbiraşöminedenizkokusuşiştekızaran
elmanınrengielimdekinasıroğlumacımyorgunluğumkirazdakikurtkazandığımilkparakollarımdakiçürükler
bebekarabasıgökyü...

Ne yapıyordu bu böyle?!! Ben her gece şeytanlarımla koyun koyuna uyurken, her şeyi ne kadar dirensem de kayıtlara geçmek ve bu yüzden en küçük ayrıntıyı bile unutamamak lanetim ve içinde bulunduğum durumda lanetim sarılabileceğim tek dayanakken bana bunu yapmaya ne hakkı vardı?

Eh, bu durumda işaret parmaklarımı birleştirip, bir süreliğine dünyayı iki kişilik bir görüşme odasına dönüştürmemin gerekliliğini anlarsınız. Sessizce, gözlerin ardından anlatılabilecek şeyler değildi söyleyeceklerim. Başka kimsenin duymaması gerekiyordu ve ben gerçekten de yüksek sesle konuşacaktım:

“Merak edip duruyordun; işte bu yüzden evden çıkmıyorum! Dışarı adımımı attığım anda beni tenha bir köşeye çekip yirmi üç yılda ne var ne yoksa yığıyorsun önüme! Dünyada üzerinde oynanacak trilyonlarca tesadüf varken, sen hep en acımasızlarını seçip benim adımlarımın önüne geriyorsun. Düş ya-kam-dan!!!! Az önce otuz saniye içinde geçip giden bir sahne yüzünden, hayatımda hissettiğim en ufak kırıntısına kadar her duygu, bir an içinde aklıma hücum ettiğinde, aşırı ısınmadan kaybettiğim birkaç milyar beyin hücresi senin kâr hanene yazılmayacak! Sırf bu yaptığın yüzünden, tam burada, ağzımdan burnumdan kan gelerek bir nöbet geçirsem ve geberip gitsem sen hiçbir şey kazanmış olmayacaksın! Uyan artık! Daha önemli işlerin yok mu senin? Lübnan’a yaz ortasında kan yağarken neredeydin? Git savaşı durdur, bir şey yap. Ölümcül hastalıkların çaresini doktorların rüyalarına serpiştir, ne olursa, fark etmez. Artık bana fantastik kâbus senaryoları yazmak için kullanma kalemini yeter ki!

Hayatım üzerindeki yetkiyi geri alıyorum. Sen bana unutmak lüksünü bahşetmesen de bir köşede kıvranarak ölüp gitmeyeceğim. Artık çok geride kalmış aynı tatsız cesetleri her gün tekrar tekrar çiğneyip tükürmekten bıktım. Gerekirse gidip kafamı en yakın betonarme yapının duvarına gömer, uçuşan yıldızlar eşliğinde yepyeni, mis gibi bir hayata başlarım.

Ya da her şeyi bir kenara bırak. Her ne içtiysen aşağıya aynısından biraz da benim için gönder. Hiç değilse ayık kafayla yapmak zorunda kalmam kıyamete yolculuğumu!”


Bir an sonra eskisi gibiydi her şey: Ağustos’ta İzmir güneşi, çardağın altında çay içenlerin uğultusu. Gölgelerin keskinliğini de kontrol ettikten sonra biraz gevşedim. Her ne olduysa şimdilik bitmişti. Soğuk bir bardak su isteyip düşünmeye başladım: Karşıyaka’da Uzay Apartmanı’nın bulunduğu sokak, o ana kadar İzmir’de bildiğim tek kapıydı. Yanlış bir yöne adım attığında seni en ummadığın yerlere savurabilecek tüm geçişlerin orada olduğunu sanıyordum. Demek ki yanılmıştım, demek ki ikinci bir kapı daha vardı, demek ki yıllardır hep o anda bulunduğum masada, o anda bulunduğum noktaya çekilip durmam bu yüzdendi. Şehrin benim için giderek daha çok tehlike arz etmeye başladığını anladım. İkinci kapı varsa üçüncü de olabilirdi. Ve bunun Asansör olması beni hiç de şaşırtmazdı. (Yukarı çıkarken başka, aşağı inerken başka biri olmak her Asansör yolculuğunda geçerli bir kuraldır.)

Kimse buradan gitmek isteyişimin gerçek sebebini anlayamıyordu. Gittiğim yerde ne bulacağımı sandığımı sorguluyor, hayatın düşlerimdeki gibi olmadığından dem vuruyor, eğlence aradığımı sandıklarından hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünüyorlardı. Halbuki her gün penceremden gördüğüm, buradakine çok benzer bir manzara olsa bile “burası” olmadığını bilmek yeterliydi benim için.

Sarsak ve telaşlı adımlardan gelen topuk sesleri dikkatimi çekti: sevgili Matmazel yetmişlerden kalma kocaman güneş gözlüğü ve her zamanki gibi darmadağın saçlarıyla bana doğru geliyordu. Ben onu izlerken küçücük tabureye yerleşmeye çalıştı:

“Hanımefendi? Aklımız başımızda değil herhalde yine?”

Somurttum:
“Hadi canım, o kadar belli oluyor mu?”

Toplum içinde hoş karşılanmayan şuh kahkahasını atarak yanıtladı:
“Deli kadın! Fani işlerin kafanı nasıl işgal ettiyse artık, sabah evden öylece fırlayıp gitmişsin. Bir uyandım ki alacakaranlık mı desem, bulanık bir ruh hali mi desem, kaplamış her yeri! Neden sonra anladım: gökyüzünün perdesini açmayı unutmuşsun yahu!”

“...!”

“Merak etme, bir koşu tırmanıp hallettim ben şimdi işte. Güneş gözümü almasın diye de bu süperstar gözlüğümü taktım. Ehehe... Neyse... Işıktaki tuhaflığı da mı fark etmedin yani?”

Yanıt hakkımı beni daha fazla hırpalamayacak bir cümleden yana kullanacaktım. Elinde çay tepsisiyle dolaşıp “Çayçeeen!... Ev-vet, var mı çayçeeen!” diye seslenen adamdan ilham almayı seçtim:

“O değil de... çayçer misin?”

Posted by Morpheia :: 2:55 PM :: 6 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------

24 Temmuz 2006

~ Karalama - 408 ~

Masada karşılıklı oturduğumuz nadir zamanlardan biriydi. Ve annem kanımı donduran o sözleri söyledi:
“Ama o evden çıkıp benim yanıma dönmeyi kendin istedin?”

Yüzümdeki şaşkınlığı bu kez saklayamamıştım. Bunun üzerine üsteledi:
“Evet! Beni aradın ve ağlayarak gece balkonda birini gördüğünü ve çok korktuğunu, bu yüzden benim evime dönmek istediğini söyledin.”
Şimdi kemerlerinizi bağlayın hanımlar beyler; çünkü uçuşa geçiyoruz:

Anlattığı konuşma asla gerçekleşmedi.

Bilmediğim bir şey değildi bu. Kendimi hazırlıklı sanıyordum. Bir şekilde çarpılmış bir zihin her şeye kendi görmek istediği pencereden bakardı. Hatta “gerçekte olmuş olan”la “olmasını istediği”ni karıştırmanın onun elinde olmadığını ve bu yüzden suçlanamayacağını da kabullendiğimi düşünüyordum. Ama daha önce hiç bu kadar ileri gitmemişti.

Daha önce böyle durumlarda çok tartışmıştık. Hayatıma açgözlülükle saldıran tüm tanıklar nedense hep böyle anlarda ortadan kaybolurdu. Gerçeği anlatmanın, hatta “kanıtlamanın”sa hiçbir anlamı olmadığını öğrenmiştim bu tartışmalarda. Ömrünün son demlerinde, çocuğunu bile tanımayıp “sen kimsin?” diye soran annelere benzediğini kabullenmiştim sonunda. Tüyler ürpertici bir biçimde söylediği şeye gerçekten inandığının farkındaydım.

Ama yine de:

“Ah!
Daha kaç kez vuracaksın beni?”

Daha önceki deneyimlerime dayanarak ısrar etmedim:
“Doğrudur, muhtemelen ben yanlış hatırlıyorum.”

Yine de bildiğim bir şey vardı, kafası yine bu yöne doğru kaymaya başladıysa... yeni bir kriz daha yaklaşıyor demekti.

***

Yeni bir kriz daha yaklaşıyordu. Morpheia yatağında kafası bomboş, cam gibi bakışları gecenin bu saatinde bile pencereden içeri sızan yaşam’a takılı öylece uzanıyordu. Cadılarından biri onu yine rahatsız etmeye geldi, en korkunç yüzü, en sivri tırnakları ve ruhunu paramparça etmeye hazır en zehirli sözcükleriyle:

“Selam olsun uykuyu-öldüren. Boşlukta öylece savrulan sana ve sefil hayatına selam olsun!”

Morpheia bakışlarını pencereden ayırmadı. Şahsi şeytanlarından biri olan cadı konuşmaya ve yatağına yaklaşmaya devam etti:

“Biliyor musun, gidişatı değiştirebilmen için sadece birazcık güç ve irade gerekiyordu. Ama sen buna bile sahip olamayacak kadar acizdin.”

Morpheia sesini çıkarmadı.

“Bir kriz daha yaklaşıyor.” diye fısıldadı cadı. “Bu seferkinden nasıl yaralar alacaksın bakalım? Adını bilmediğin kimlere dua edeceksin? Bana ve kızlarıma katılmamak için sence nereye kadar direnebileceksin?”

Morpheia, ifadesiz yüzüyle cadıya döndü:
“Bu gece benimle kalır mısın?”

Cadı afalladı:
“Ne?”

“Söylediğimi duydun.” dedi Morpheia ve tekrar pencereye döndü.

Cadı sinirlenmiş ve şaşkındı:
“Ama beni neden istiyorsun ki? Korkman gerekiyordu!”

“Korkuyorum zaten.” dedi morpheia sakin ve zor duyulur bir sesle. “O kadar korkuyorum ki bu geceyi yakından tanıdığım biriyle geçirmem gerek.” Yatakta kenara çekilip yer açtı.

Tüm geceyi yatılı misafirlikteki iki küçük kız gibi konuşarak geçirdiler.

Sabahın ilk ışıklarıyla cadı ayrılmak üzere saçlarını Morpheia’nın pek süslü, pek şıngırtılı, pek kalabalık tuvalet masasında düzeltirken söylendi:
“Sanırım bu geceden sonra dolabındaki uyduruk canavarlara katılacağım. Eve dönecek yüzüm yok.”

Ve koyu renk ahşaptan yapılma, zevksiz ve son derece büyük gardırobun kapısını aralayıp gözden kayboldu.

***

Değiştiremeyeceğimi bildiğim şeyler olması, tüm mantıklı savaş stratejilerinin bu boktan durumda işlevsiz kalması yine de kendi savunma hattımı oluşturmayacağım anlamına gelmezdi değil mi?

Ertesi sabah elimdekilerde bir eksik olup olmadığını kontrol ediyordum. Mp3 çalar için piller (bu zımbırtıyı tam zamanında almış olduğumu anlıyordum o an) yeterince şarkı, birkaç paket sigara ve Kara Kule’nin son kitabı... Evet, her şey tamam görünüyordu. (Bir kapım olsaydı acil durumda kilitlemek için anahtarını da hazırlardım ama annem benim odamın kapısını sökmeyi uygun görmüştü. İtiraz etsem daha önce birçok konuda olduğu gibi bunda da son derece soğuk bir soruyla karşılaşacağımı biliyordum: “Neden? Saklayacak bir şeyin mi var yoksa?” Eh, bir insanın kapısı olmasını istemesi annem için sadece bu anlama gelebilirdi ve benim de bu durum karşısında söyleyeceğim her şey “saklanacak” bir şeyim olduğunu gösterecekti.) Cephanemi hazırladığıma göre artık tek yapmam gereken mümkün olduğunca göze batmamak ve beklemekti.

Gece boyunca yüzeyde uyuyan zihninde filizlenen bozuk tohumlar yaprak vermeye başlamıştı. İlk gün hemen yan komşumuz olan beyaz eşya bayiiyle kavga etti. Evin içinde dolanıp kokulardan şikayet ediyordu. “Her şey” kokuyordu. Yanıma gelip midesi bulanır gibi yüzünü buruşturarak “iğrenç” koktuğumdan şikayet ediyor, odasına girip bir süre televizyon izledikten sonra tekrar gelip aynı şeyi söylüyordu. İkinci gün yan komşuyla kavga etti. Koridorun duvarını baştan başa karalamış, üzerine karışık bazı küfürler yazmıştı. Artık sürekli bağırıyordu. Bir ara telefon çalmak gibi bir hataya düşünce onu da duvara vura vura parçaladı. Bakkaldan dönerken (her şeye rağmen sigaram yetmemişti) komşunun kızının –sanki onları görmüyormuşum gibi- arkadaşına beni göstererek “Bak, o kadının kızı...” dediği gün kriz doruk noktasındaydı.
***
Morpheia malzeme dolabının önünde, yerde oturuyordu. Kırılan eşyalardan geri kalanları toplamak için önce fırtınanın dinmesini beklemek zorundaydı nasıl olsa. (Böyle bir anda annesinin ayağına dolaşmak istemezdi –hele et bıçakları o kadar tehditkar bir biçimde ortalıkta dururken.) Bu süreyi en azından kafasını biraz dinleyebileceği bir yerde geçirmeye karar vermişti. Kulaklıklarını taktı ve dolabın kapağını açtı. “Çok dar görünüyor.” diye düşündü. “Neredeyse geçemeyeceğim kadar dar.” Birileri ona artık annesinin her cinnetinde kaçıp dolaba saklanamayacak kadar büyüdüğünü anlatmaya çalışıyor olabilirdi, ama umursamadı. O “birileri” evin tek sokak kapısını kör etmemiş olsaydı, şu anda böyle fare deliklerinde sürünüyor olmayacaktı.

İçini çekerek dolabın içindeki kapıdan geçip Fedic Şatosu’na ulaştı. Tahmin ettiği gibi tamamen sessizdi. Silahşor bir sonraki ziyaretine kadar çoktan geçip gitmiş olmalıydı. Burada bir süre sakince oturup kitabını okuyabilir, birkaç sigara içebilirdi. Sesler o zamana kadar susmuş olurdu. Kaldığı sayfayı arayıp bulurken yine içini çekti: kendisi değil, onu kaçış edebiyatı’na mahkum eden kader utansındı. Ve hatta yazıklar olsundu. Ve hatta batsındı bu dünya. Öyküye dalmadan önce, Alice’in kafayı bu derece kırması için başından ne tür bir şey geçmiş olabileceğini düşündü. Neyse ki o Alice gibi salak değildi, espri anlayışını henüz kaybetmediğini biliyordu.
***

Üç gündür telefondaki meşgul sinyalini dinleyen dedem hafif endişelenmiş ama hiç de şaşkın olmayan bir halde geldi. Kapıyı açtığımda koridordaki karalamalara baktı. Sonra bakışlarını çevirdi. Dayımın gönderdiği askeriye kartını anneme vermesi gerektiğini söyledi. Omzumu silktim. O sırada annem içerden kim bilir neye küfrederek çıkıp geldi. Dedem kartı uzattığında yine bağırmaya başladı:

“Ne yapacakmışım ben bunu? Ordu evine neden gideyim!!! Ordu evine deliler gideeer!!! Ben deli miyim!! BEN DELİ MİYİM HA!!! DELİ MİYİM BEEEEEEENNN!!!!!!!!!!”
Dedem kartı ayakkabı dolabının üzerine bırakıp yanıma geldi, gözlerini devirerek:

“Aman ben kaçayım o zaman bir an önce...” diye fısıldadı ve çekip gitti.

“Peki ben nereye kaçayım?” diye düşünmemeye çalıştım. Sırf uğraşmak ya da rezil olmak istemedikleri için yirmi yıldır kızlarını tedavi ettirmekten kaçan bir aileydi söz konusu olan ve artık bu insanların benim ailem olmadıklarından emindim. Benim ailem son üç yıldır, şu anda beni ve kendini bu hımbıl şehirden çıkarabilmek için ölesiye çalışan bir adamdan ibaretti ve geri kalanların hiçbirini tanımıyordum.

Dedem evden çıkar çıkmaz annem üstüme yürüdü:

“Sen çağırdın değil mi!!! SEN ÇAĞIRDIINN!!!”

Hayır, ben çağırmamıştım. Dışardan yardım istemeye kalkışırsam bir anda dünyanın en mantıklı kadınına dönüşebileceğini ve sonra bu yaptığımın acısını fena halde çıkaracağını bilecek kadar yaşamıştım. Odama doğru geri geri giderken yine aynı şeyi düşündüm: bir kapım olsaydı...

Neyse ki dikkati dağıldı ve hayatında kötü giden her şey için beni suçlamaya geri döndü. En zor kısımlardan biri buydu, benim yüzümden hayatı mahvolmuştu ve bunu söylemekten hiç bıkmazdı. Ama dayanabilirdim. Yirmi yıldan fazla zaman onunla aynı evi paylaşmaya dayanabildiysem, annem her aklıma geldiğinde başımda ağrımaya başlayan o hep aynı noktaya dayanabilirdim. Sesinin kulaklarımı tam hızla çalışan kızgın bir matkap gibi delmesine dayanabilirdim. Buraya kadar gelmiştim, yolumu tamamlayabilirdim.

Birkaç günün sonunda ev az, ben bir kez daha lüzumundan fazla hasar aldıktan sonra, krizi sona erdi. O sabah anneannem gelmişti ve durumdan son derece memnundu. Çünkü duvardaki küfürler özenle silinip temizlenmiş, annem şimdi kuş cıvıltısı gibi sesiyle kahvaltıda ne yemek istediğimi soruyordu. Gülümsemek, alaycı ya da sitemli görünmemek zorundaydım. (biri metal bir kancayla karnınızı deşerken çığlık atmamanız gerektiğini düşünün.) Son birkaç gündür yaşadığım cehennem, yüzümün en ufak bir çizgisinden bile belli olursa ne olacağını biliyordum; annem hıçkırıklara boğulacaktı: “Ah anneciğim! Şu senin nankör torunun canıma kast ediyor artık! Bana nasıl davrandığına baksana!”

Yüzümdeki tüm kasların paslı menteşeler gibi gıcırdadığını hissederek gülümsedim:

“Günaydın anneciğim...”
***

Morpheia düşündü. Bunca yıldır bu şekilde yaşayabilmişti. Evin içinde en berbat sahneler yaşandıktan birkaç dakika sonra okulda hocasına gayet mantıklı cevaplar verebilmiş, bakkaldan sigarasını sesi titremeden isteyebilmişti. Hâlâ arkadaşlarıyla gülebiliyor, hâlâ sevgilisiyle buluşmadan önce saçını tarayabiliyordu. Annesinin odasından ne olduğundan endişe ettiği sesler gelirken ve kim bilir kaç gecedir uykusuzken telefonun diğer ucundakine güç vermek için elinden geleni yapabiliyordu.

Morpheia düşündü. Ardına baktığında hayatının yarım yamalak bir karalamadan ibaret olduğunu görmek istemiyordu. O bir başyapıt görmek istiyordu. Niggle’ın allahın belası yapraklarını istiyordu. Ölümsüzlük ve küçük bir kız olmanın intikamını istiyordu. Önünde zaten yapmakta olduğundan daha zor ne olabilirdi ki...

Morpheia düşündü. İnsanlar filmlerden gördükleri, kitaplardan okudukları kadarıyla deliliğin eğlenceli bir şey olduğunu sanıyordu. Kaçının yaşadığı şey hakkında en ufak bir fikri vardı, tüm bu olanları kime anlatabilirdi, bilmek istiyordu.

Morpheia düşündü:

Alice’in kafasını bu derece bulandıran şey ne olabilirdi?

Posted by Morpheia :: 10:39 PM :: 6 Comments:

Post a Comment

---------------------------------------